Hani insanlar ünlü olmak için ortaya düşerler, kendilerini maymun ederler, oraya buraya saldırırlar. Ama ünlü olduktan sonra adlarının daha fazla çıkmaması için ekstra maymunluklar yapmaları gerekir. İşte tam anlamıyla bunu anlatan, şirket yönetimlerini de ilgilendiren bir yazı bu…
Streisand etkisi 2003 yılında ortaya çıkmış bir kavram. Barbra Streisand, evinde otururken bir de ne görsün? Fotoğrafçının biri evini çekip duruyor. Hemen ortalığı ayağa kaldırıyor ve siz ne hakla benim evimin resimlerini çekersiniz, benim namahrem evimin güzelliklerini nasıl halka açarsınız gibi sapkınlyık yoluna gidiyor. Ama orada da durmuyor, fotoğrafçıya ibret-i alem olsun babında 50 milyon dolarlık, o zamana kadar hiçbir paparazziye açılmamış büyüklükte bir dava açıyor. Eee Barbra bu, gaylerin kraliçesi öyle orta halli bir aksiyonla kalmayacağı belli.
Fakat olay beklenmedik bir biçimde değişiyor: Meğer fotoğraf çeken kişi paparazzi değil, çevre fotoğrafçısıymış. Kıyı boyunca 12 bin farklı fotoğraf çekmiş. O evi de öyle hasbelkader bulmuş. Mahkeme bu yüzden adamı doğal olarak suçsuz buluyor. Ama bununla kalıyor mu? Hayır. Tüm insanlar bu Barbra Streisand’in evi de ne enteresanmış, niye bu kadar saklanıyormuş acaba diyerek internette en fazla paylaşılan resim haline getiriyorlar. Böylece Barbra saklanmak isterken evini dünyanın en tanınan mekanlarından biri haline getiriyor, kendi adına bir kavram yaratıyor bir de üstüne maymun olduğuyla kalıyor.
Bu tip şeyler dünyanın farklı ülkelerinde farklı şekillerde yaşanıyor. Peki biz ya da kurumsal bir şirket olarak başımıza böyle bir olay geldiğinde ne yapmalıyız? Ali Saydam, eğer birisi sizi gay olmakla itham ediyorsa bunu “ben gay değilim” şeklinde gazete ilanlarıyla halka duyurmayın derdi. Haklı öyle ya da böyle gay algısının üstünüze yapışma ihtimali var.
Öncelikle mevcut durumun bir değerlendirmesini yapmak gerekiyor: Bir bakın bakalım acaba size karşı gelen algı gerçekten öyle büyük düzeylerde mi yoksa iki üç kişinin bildiği fazla yukarılara çıkmayacak bir şey mi? Çünkü gerçekten küçük şeyler için Streisand gibi bir bardak suda fırtına çıkarmak, sonrasında anlamsızca olayı büyütek istemezsiniz.
Olayın üstüne giderken orantısız güç kullanmayın. Unutmayın ki büyükler küçüklerle yaptıkları savaştan asla galip çıkamaz. Büyük çok feci döverse ayıp değil mi utanmadan küçücük rakibi dövüyorsun denir, küçük rakip yanlışlıkla size bir fiske atacak olsa kahraman ilan ediyir. Özellikle de bizimki gibi Akdeniz ruhu taşıyan ülkelerde kimse kuvvetli rakibi tutmaz. Bu yüzden eğer büyük bir yapıysanız büyüklüğünüzü başkalarının gözüne sokmamaya çalışın.
Gelelim verilecek mesajlara: Eğer yapılan işte parmağınız yoksa bunun kesinlikle ve öncelikli olarak duyurun. Eğer karşınızdaki size karşı kötü bir şey yaptıysa iletişimi karşıdakini ezme üstüne değil onun size verdiği zararı anlatma üstüne kurun. Streisand etkisine kapılmamak için olaya konu olan şeyi asla ön plana çıkarmayın hatta mümkünse unutturun. Bunun kolay olduğunu söylemedim söylemeyeceğim. Bunun için bu işi pazarlamacıya değil iletişimciye yaptırın.
Bu bakış açısıyla Türkiye’de ne değişir diye bakalım: Karşımıza Youtube çıkıyor. Aman yasaklayalım dediğimiz Youtube Türkiye’de en çok izlenen siteler arasında beşinci sırada (Kaynak Alexa). Yani yasaklamamız hiç bir işe yaramamış. Üstelik başbakanımız ben de izliyorum ne var siz de bir yolunu bulun demiş. Yani bizim ülkemiz de Streisand etkisinden nasibini almış.

Geçtiğimiz günlerde ülkemizin resmi kurumlarından bir açıklama geldi ve ülkemiz için internette kendine özel bir arama motoru yapmanın şart olduğu dile getirildi. Bunun kendi içinde mantıklı sebepleri vardı elbette. Kesinlikle bu ülkenin dış kaynaklara bağımlı olmaması gerekiyordu. Yani Allah korusun ABD ile bir savaşa girsek Google bize arama yaptırmazdı ve halimiz ne olurdu… Üstelik Google isimli güzide şirketle, ki kendisi arama motorunun kralı olur, site kapatma konusunda bu kadar cepreşirken ya günün birinde bu şirket tamam o zaman arama da yapmayın benimle derse… Bütün bunlar devletimizin ari menfaatlerini zedelemez mi? Milliyet’in internet sitesine girmek için Google’a milliyet yazıp gelen sonuca tıklayan ülke insanımız ne yapar sonra?
İnternet bir devler ligiydi. Türkiye’ye ilk geldiğinde o kadar sevinmiştik ki ilk defa bir konuyu gavurlar yapıp bitirmeden yakalayacağız diye… Onlarla neredeyse aynı anda başlayacaktık. Üstelik insanlık tarihinin en önemli icadıydı internet… O zamanlardaki çıkarımımız şuydu: Biz interneti dünyayla birlike geliştireceğiz, duvarları yıkacağız. Hem ülke gelişmişlik yoluna adımlar atacak hem de ekonomimiz bu işten giderek daha fazla büyüyen miktarda beslenecek. Bir de üstüne eğitim, bir de üstüne bacasız sanayi yüzünden yöresel kalkınma… Deymeyin keyfine. Ama sonuçta ne oldu hep beraber bakalım: Dünyayla aynı anda başladık ama biz Türkiye’den başladık. Başlarda hızımız olmadı, geniş bandımız olmadı. Sonra sahip çıkanımız olmadı. Sonra rekabetimiz olmadı, en sonunda alternatifimiz olmadı. Ha buna karşılık internet Mahir’imiz oldu. Kural koyucularımız oldu. Bilmeden sahip çıkanlarımız, batak para yatıranlarımız, buişten batanlarımız, milyar dolar edecek şirketleri paketleyip yabancı sermayeye kaskallayanlarımız oldu. Ama ne dersek diyelim başta hayal ettiklerimiz olmadı. Şimdi çevresel faktörlere de çok abanmamak lazım. Sanki bunlar olsaydı şimdinin gençleri ve sözde girişimcileri alıp yürüyecek miydi? Mesela sosyal medyada neyin bilgisini paylaştılar? Milyonlarca kişinin olduğu ortam için hangiiş modelini yarattılar? “Rakip ya da piyasanın itici gücü bunu yapıyor biz de yapalım”ın dışında ne oldu hayatlarımızda? Sonuçta biz artık devler liginin ön eleme takımlarından biri bile değiliz. Arkamızdan gelen, bizden onlarca sene geriden bu işe başlayan Doğu Cumhuriyetleri bile alıp yürümüşken biz okumuş birkaç çocuğun çok para kazandığı, halkının porno aradığı, hükümetinin arama motoru kapattığı bir ülkede debelenip duruyoruz. Devler ligini kaçırdık. Yerel ligde sahadakilerin kafasına pet şişe atarak idare ediyoruz.
Devrimleri bilirsiniz: Genelde şehirdeki okumuş insanların kafasında başlar, kademe kademe halka yayılır. Genellikle şehir temelli olmuştur bütün devrimler. Ama öyle bir devrim var ki… Fikren ve bedenen köyün içinden çıktı. FarmVille’den
Hepimiz şeytanız, hepimiz avukatız… Yazının ana fikri bu aslında. Nedenlerini anlamakiçin hemen içine bakalım.
Edebiyat tarihindeki baş yapıtlardan biri “Dorian Gray’in Portresi”dir. Oscar Wilde tarafından 1890 yılında yazılmıştır. Gerek konusu gerekse yazımıyla hem yazarın hem de döneminin en ilginç eserlerinden biridir.
Öncelikle şunu söyeyelim: Ülkemizde porno bu yılların, bu asrın ve hatta bu bin yılın olgusu değil. Binlerce yıldır bu topraklarda farklı medeniyetler ve imparatorluklarda vardı porno. Ben 70′li yıllardan seksenlerin sonuna kadar sinelalardan hatırlıyorum pornoyu. Sonra gizlice el altından satılan dergilerden, sonra poşet içinde satılan dergilerden, sonra yeni açılan televizyon kanallarından ve en sonunda da internetten.