e-türkiye net mi?

Kişilik hakları çöpe!..

Gavurlar her konuda bizden iyiler. İyi şeylerde de kötü şeylerde de. Geçtiğimiz günlerde Associated Press haber ajansı, dünyanın en ilginç haberlerinden birini geçti: İngiltere’de 2.6 milyon mikroçip, Londra sathındaki bütün evlerdeki çöp kutularına yerleştirilecekmiş. Birisi çöpe bir şey attığı zaman çöp kutusu onu tanıyacakmış. Böylece çöp “yaratan” kişi, diğerlerine göre daha fazla çöp vergisi verecekmiş.

Buraya kadar güzel hatta bazı şuursuz çevreciler bunun ne kadar güzel olacağını, böylece geri dönüşümde yepyeni ufuklar açılacağını dile getiriyor. Deyin ki öyle…

Ancak bazı kaynaklar bu çiplerin İngiliz haber alma ağının çok önemli bir parçası olduğunu belirtiyor. Bu sayede evde kaç kişinin bulunduğu, evde ne zamanlar oturulduğu gibi çok değerli bilgilere anında ulaşabilecek devlet.

Haydi olayın içinde büyük biraderin olmadığını varsayalım. Ülkenin bu noktada kurmaya çalıştığı sistem kullandıkça öde gibi attıkça öde. Tabii ki büyük ve çok çöp yaratan aileler bundan nefret ediyorlar. bu sistemi çalıştırmayacakları gün gibi aşikar.

Devletlerin yaptığı yanlışların Türk’ü İngiliz’i Amerikan’ı yok. Herkes bir şekilde yanlış yapabiliyor. Mesela zorlayıcı bir şekilde bu çipler ailelerin boğazından içeri itileceğine özendirici uygulamalar sunulabilirdi. Belki o zaman bu kadar kişilik hakkı sorgulayan da kalmazdı.

Yetkililer konu hakkında bunun zorlayıcı değil gönüllü olduğunu söylüyorlar. Sonrasında da her zamanki sihirli sözlerini söylüyorlar: “Terörizme karşı atılması gereken adımların en önemlilerinden biri olabilir bu hazırlık”… Eğer terörizm olmasa bu devletler ne yapacakmış?

Belki de teröristlersalabilecekleri en büyük korkuyu saldılar daha yapacak bir işleri kalmadı. Artık emekli olabilirler.

Dünya internetindeki yerimiz…

Selçuk Erdem, popun kralı, karikatürünü internette paylaşınca… Alın bunu istediğiniz gibi sitelerinize koyun deyince (lan!)… İşin içinde telefon direkleri olunca… Aklım fikrim internette olunca… Niye bu internet böyle ulan deyince… Bir anda aklıma bu karikatürün üstüne bu başlığı koymak geldi.

Selçuk abi beni mahkemeye verince fikrim değişebilir…

Gogle birinci sayfadan tatile çıkmak

İlk arama motorları çıktığında “ne işe yarayacak lan bu” diyenler vardı. Çünkü o zamanlar zaten birkaç tane internet sitesi vardı, onların da adresini biliyorduk zaten. İlk arama motorları da sadece gavur sitelerini arıyordu. Hatta içinde Türkçe karakter geçen sonuçları bile doğru dürüst geçiremiyorlardı.

Sonra gençler bir araya gelip güzelim arama motorları icat ettiler. Arama motorlarının birinci sayfasında geçmek için SEO gibi bir kavram günlük yaşamımıza sunuldu. “Ne işe yarayacak lan bu” diyenler oldu çünkü bir şeyin birinci sayfasında çıkmamızla sonuncu sayfasında çıkmamız arasında bir fark olmayacaktı. Adam gibi arayan herkes eğer malınız düzgünse sizi bulacaklardı. Üstelik içinde bulunduğunuz iş dalı için çadır siteler vardı. İnsanlar bu sitelerden sizi görmek yerine ne idüğü belirsiz internet sitelerine mi gireceklerdi?..

Bu tezlerin doğru olmadığını kanıtlamak için tatilimizi riske atmaya karar verdik ailecek. Bir yere gitmek istiyorduk ama oranın ne olacağı konusunda bir fikrimiz yoktu. O bölgeye daha önce gitmiştik ama risksiz bir tatil için oranın en büyük otelinde dünya kadar para vererek kalmıştık. Ama şimdi daha ucuzu daha enteresan olanı denemek istiyorduk.

Bunun için niyet ettik Maşukiye’ye gitmeye, uyduk hazır olan Google’a… Google’a girip Maşukiye yazdık. Birinci sırada orayı anlatan bir internet sitesi çıktı karşımıza. Ne kadar güzel bir yer olduğunu bir kez daha gördük ve sevindik. İkinci sırada Maşukiye Butik Otel diye bir otel bulduk. Tıkladık üstüne, girdik iletişim bilgilerine. Fiyatını sorup ikinci bir soru sormadan daldık rezervasyona. Maşukiye’ye indiğimizde üçüncü sıradaki Cansu isimli bir güzel mekanda yedik yemeklerimizi. Şu ana kadar yaşadığımız en güzel tatillerden birini yaşayıp evimize döndük.

Google birinci sayfa bence bizden daha çok komisyon almak isteyen turizm acentelerinden de, arkadaşının otelini satmak isteyen arkadaşlardan da daha delikanlıydı. Söylediği hiçbir şey yanlış çıkmadı. Üstelik orada bizim kaldığımız butik otelden on kat daha pahalı, bin kat fazla yatırım yapmış oteli de yukarı çıkarmadı. Zaten o otelin sağ tarafta reklamı vardı. Belliydi oranın gelir ve gider düzeyi. Aferin lan Google dedim bir kat daha sevdim onu.

Butik otel yaklaşık on odalı, ufacık tefecik ama tertemiz bir oteldi. Sahibiyle konuştuğumda bir zamanlar birkaç bin dolarlık reklam verdiğini, gazetelere çıktığını söyledi. Biraz kendi keyfini yaşayan bir iş adamıydı sahibi. Siteyi orada bir webmastera vermişti. Eni konu fotoğraflar, güncel haberlerle doluydu site. Günde 350 – 400 arası ziyaretçi geliyor yeter bize dedi sahibi. 10 oda için bizim orada bezdiğimiz saat dilimlerinde onlarca farklı insan aradı. Küçük bir otel için o kadar fazlaydı ki bu rakam, sahibi artık belli gün sayısının altında ziyaretçi kabul etmiyordu, fiyat konusunda pazarlığın önünden geçmiyordu. Bu yüzden de pırıl pırıldı otel, şeker gibi insanlara hizmet veriyordu.

Aynı şekilde orada yemek yediğimiz restoran sahibi interneti çok seviyordu. “Maşukiye yazan herkes bizi bilir” diyordu. Gerçekten de orada yediğim yemeğin fotoğrafını çekip internete attığımda bir kişi “aa Cansu orası” dedi ve tanıdı. Bu bana yeterdi.

Ama şuna tam emin olamıyorum acaba arama motoru her zaman Maşukiye’yi bildiği kadar bilecek mi her şeyi… Bu doğrulukta ve delikanlılıkta söyleyecek mi her şeyi? Paraya bulaşır mı işler ve parayı basan kötü ve pahalı otel beni müşteri yapmayı becerir mi?..

Şimdilik tatillerime Google birinci sayfa karar verecek. Sonrasına sonra beraberce bakalım…

MÜ-YAP yakında yatak odanızda…

Milliyet gazetesi masumane bir haber yapmış ve bundan sonra internetten korsan müzik indirenin hattı kapatılacakmış. Haberin içinde bunu biz uydurmadık Sarkozy icat etti aslında, aman da ne güzel olmuş bunun yapıldığı Fransa’da albüm satışları patlamış sanatçılar zengin olmuy göklere çıkmış gibi “haberi yukarı çekici” unsurlar var. Milliyet ve ona bu demeci veren MÜ-YAP muhtemelen çok memnundur haberin çıkış şeklinden…

Ama atladıkları bir nokta var bu gazetenin ve haberi okuyup “bu ne lan” demesi gereken onlarca insanın:

Müzik yapımcılarının meslek birliği olan MÜ-YAP, yaptığı yazılım yatırımıyla korsan müzik indiren kullanıcıları görebiliyor. Kullanıcıların IP adreslerini gören MÜ-YAP herhangi bir yasal düzenleme olmadığı için korsan müzik indirmeye müdahale edemiyor. Ancak MÜ-YAP müdahale edememesine rağmen geçen yıl test amaçlı olarak 100 kişiye uyarı mektubu gönderdi. MÜ-YAP Başkanı Bülent Forta, “Şu an bizim koruduğumuz içerikleri indirenlerin çok büyük bölümünü görüyoruz. Türkiye’de ADSL kullanım gerekçesinin yüzde 70-80’ini yasadışı müzik, film ve oyun indirenler oluşturuyor. Kalan yüzde 20’lik kısmı ise şirketler kullanıyor” diyor. Forta’nın verdiği bilgiye göre Türkiye’de yaklaşık 6 milyon ADSL abonesi olduğu dikkate alındığında 4.5 milyon abonenin yasadışı müzik, film ve oyun indirdiği anlaşılıyor.

Aferin Milliyet. Bir de adamların yaptığı milyonlarca dolarlık yazılım yatırımını övmüşsün. Peki düşündün mü bu adamlar aslında ne yapıyorlar? Adamlar bizi dinliyorlar. Ne yaptığımızı görüyorlar. Servis sağlayıcılar, devletin kurumları da buna alet oluyor.

Ne yaptıklarını türkçeleştirelim isterseniz: Bu adamlar sizin girdiğiniz internet sitelerini, arkadaşlarınızla sevgililerinizle yazışmalarınızı, baktığınız resimleri, politik fikirlerinizi, banka hesap numaralarınızı, şifrelerinizi… Kısacası her şeyinizi görüyorlar. Aralarından eğer korsan müzik indirdiğinizi belirleyecek olurlarsa buna müdahale ediyorlar. Ama korsan müziğe gelinceye kadar tüm datalarınızı görüyorlar.

Başta gazete ve gazeteciler olmak üzere örneğin devletin resmi kurumları buna sesini çıkarmıyorsa bunun için hepimizin suç duyurusu yapmamız gerekiyor.

Benim bir prezervatif fabrikam olsa, oradan birkaç koli özel prezervatif çalınsa, benim bunu bulmak için herkesin yatak odasına girip sevişirken ne taktıklarını görme hakkım var mıdır?

Cevabınız evetse sizi hemen MÜ-YAP’a müdür ve denetçi yapalım.

Cevabınız hayırsa siz de birilerine çüş demesi gereken insanlar listesine giriyorsunuz.

Gençlerimiz kurtuldu!

Gençlerimiz uzun zamandır büyük bir tehlike altındaydı. Çünkü Metin2 diye bir oyunvardı. Bu ücretsiz oyun gençlerimizin geleceğini tehlike altına alıyor, onların hayatlarını karartıyordu.

Erzurum’da 14 yaşında Musa adında bir gencimiz bu oyunun tuzağına düştü ve öldürüldü. Öldürülmesinin yegane sebebi bu oyun olduğu apaçık ortadaydı. Bu duruma devletimizin sessiz kalması elbette ki düşünülemezdi. Devletimiz de sessiz kalmadı zaten. Hemen harekete geçti.

Gaziantep Valiliği 24 Aralık 2009′da aldığı kararla ‘Metin 2′nin internet kafelerde oynatılmasını yasakladı. Valilik 1 Ocak’tan itibaren yasağa uymayanlara Kabahatler Kanunu uyarınca 143 TL para cezası verileceğini duyurdu. Yalova Emniyet Müdürlüğü de ‘Metin 2′ ve benzeri oyunların kafelerde oynatılmasına yasak getirdi. Müdürlükçe yapılan açıklamada, oyunun delici ve ezici silahlarla yapılan savaş görüntülerinin yanı sıra şiddet içerikli öğeler barındırdığının tespit edildiği belirtilerek, valiliğin oluruyla yasaklandığı bildirildi. Açıklamada şunlar kaydedildi: “Metin 2, 18 yaşından küçüklerin gelişimini olumsuz etkiler. Bu oyunun il sınırları içerisinde internet toplu kullanım sağlayıcı işyerlerinde oynatılması veya bilgisayarlarda yüklü olmasının yasaklanmasına karar verilmiştir. Bu işyerlerinde müşterilerin rahatlıkla görebileceği yerlere ‘Şiddet, pornografi, kumar ve uyuşturucu kullanımını içeren oyunların oynanması ve oynatılması yasaktır.’ yazısı asılmasına hükmedilmiştir. Belirtilen tedbir ve yasaklara uymayan kişi veya sorumlular hakkında fiilleri ayrı bir suç teşkil etmiyorsa İl İdaresi Kanunu, Kabahatler Kanunu ve İnternet Toplu Kullanım Sağlayıcıları Hakkındaki Yönetmelik’in ilgili maddeleri gereğince idari para cezası uygulanacaktır.”

Anneler babalar metin olun. Zira devletimiz bu gibi aksaklıklar çıktıkça bunların üstesinden gelecek, bunları yasaklayacaktır. Çocuklarımız sahipsiz kalmayacaktır. Bu ülkenin İnternet Toplu Kullanım Sağlayıcıları Hakkındaki Yönetmelikleri olduğu sürece daha çok çocuğumuz kurtulur.

Streisand etkisi: Türkiye’nin ihtiyacı olmayan şey

Hani insanlar ünlü olmak için ortaya düşerler, kendilerini maymun ederler, oraya buraya saldırırlar. Ama ünlü olduktan sonra adlarının daha fazla çıkmaması için ekstra maymunluklar yapmaları gerekir. İşte tam anlamıyla bunu anlatan, şirket yönetimlerini de ilgilendiren bir yazı bu…

Streisand etkisi 2003 yılında ortaya çıkmış bir kavram. Barbra Streisand, evinde otururken bir de ne görsün? Fotoğrafçının biri evini çekip duruyor. Hemen ortalığı ayağa kaldırıyor ve siz ne hakla benim evimin resimlerini çekersiniz, benim namahrem evimin güzelliklerini nasıl halka açarsınız gibi sapkınlyık yoluna gidiyor. Ama orada da durmuyor, fotoğrafçıya ibret-i alem olsun babında 50 milyon dolarlık, o zamana kadar hiçbir paparazziye açılmamış büyüklükte bir dava açıyor. Eee Barbra bu, gaylerin kraliçesi öyle orta halli bir aksiyonla kalmayacağı belli.

Fakat olay beklenmedik bir biçimde değişiyor: Meğer fotoğraf çeken kişi paparazzi değil, çevre fotoğrafçısıymış. Kıyı boyunca 12 bin farklı fotoğraf çekmiş. O evi de öyle hasbelkader bulmuş. Mahkeme bu yüzden adamı doğal olarak suçsuz buluyor. Ama bununla kalıyor mu? Hayır. Tüm insanlar bu Barbra Streisand’in evi de ne enteresanmış, niye bu kadar saklanıyormuş acaba diyerek internette en fazla paylaşılan resim haline getiriyorlar. Böylece Barbra saklanmak isterken evini dünyanın en tanınan mekanlarından biri haline getiriyor, kendi adına bir kavram yaratıyor bir de üstüne maymun olduğuyla kalıyor.

Bu tip şeyler dünyanın farklı ülkelerinde farklı şekillerde yaşanıyor. Peki biz ya da kurumsal bir şirket olarak başımıza böyle bir olay geldiğinde ne yapmalıyız? Ali Saydam, eğer birisi sizi gay olmakla itham ediyorsa bunu “ben gay değilim” şeklinde gazete ilanlarıyla halka duyurmayın derdi. Haklı öyle ya da böyle gay algısının üstünüze yapışma ihtimali var.

Öncelikle mevcut durumun bir değerlendirmesini yapmak gerekiyor: Bir bakın bakalım acaba size karşı gelen algı gerçekten öyle büyük düzeylerde mi yoksa iki üç kişinin bildiği fazla yukarılara çıkmayacak bir şey mi? Çünkü gerçekten küçük şeyler için Streisand gibi bir bardak suda fırtına çıkarmak, sonrasında anlamsızca olayı büyütek istemezsiniz.

Olayın üstüne giderken orantısız güç kullanmayın. Unutmayın ki büyükler küçüklerle yaptıkları savaştan asla galip çıkamaz. Büyük çok feci döverse ayıp değil mi utanmadan küçücük rakibi dövüyorsun denir, küçük rakip yanlışlıkla size bir fiske atacak olsa kahraman ilan ediyir. Özellikle de bizimki gibi Akdeniz ruhu taşıyan ülkelerde kimse kuvvetli rakibi tutmaz. Bu yüzden eğer büyük bir yapıysanız büyüklüğünüzü başkalarının gözüne sokmamaya çalışın.

Gelelim verilecek mesajlara: Eğer yapılan işte parmağınız yoksa bunun kesinlikle ve öncelikli olarak duyurun. Eğer karşınızdaki size karşı kötü bir şey yaptıysa iletişimi karşıdakini ezme üstüne değil onun size verdiği zararı anlatma üstüne kurun. Streisand etkisine kapılmamak için olaya konu olan şeyi asla ön plana çıkarmayın hatta mümkünse unutturun. Bunun kolay olduğunu söylemedim söylemeyeceğim. Bunun için bu işi pazarlamacıya değil iletişimciye yaptırın.

Bu bakış açısıyla Türkiye’de ne değişir diye bakalım: Karşımıza Youtube çıkıyor. Aman yasaklayalım dediğimiz Youtube Türkiye’de en çok izlenen siteler arasında beşinci sırada (Kaynak Alexa). Yani yasaklamamız hiç bir işe yaramamış. Üstelik başbakanımız ben de izliyorum ne var siz de bir yolunu bulun demiş. Yani bizim ülkemiz de Streisand etkisinden nasibini almış.

Araba motoru yapamamış ülkenin arama motoru

Geçtiğimiz günlerde ülkemizin resmi kurumlarından bir açıklama geldi ve ülkemiz için internette kendine özel bir arama motoru yapmanın şart olduğu dile getirildi. Bunun kendi içinde mantıklı sebepleri vardı elbette. Kesinlikle bu ülkenin dış kaynaklara bağımlı olmaması gerekiyordu. Yani Allah korusun ABD ile bir savaşa girsek Google bize arama yaptırmazdı ve halimiz ne olurdu… Üstelik Google isimli güzide şirketle, ki kendisi arama motorunun kralı olur, site kapatma konusunda bu kadar cepreşirken ya günün birinde bu şirket tamam o zaman arama da yapmayın benimle derse… Bütün bunlar devletimizin ari menfaatlerini zedelemez mi? Milliyet’in internet sitesine girmek için Google’a milliyet yazıp gelen sonuca tıklayan ülke insanımız ne yapar sonra?

Bunlar söylenince aklıma Devrim Arabaları filmi geldi. Hikayeyi biliyorsunuz ben öncesinden de biliyorum. Hatta tüm aile bu filmi seyrederken filmin sonuna doğru bizimkilerin araba üretmesini keyif içinde seyreden annem daha film bitmeden “e ne oldu peki bu arabaya” diye sorup filmin sonunu görünce göz yaşlarına boğulması da işe bambaşka bir renk getiriyor.

Evet biz araba motoru bile yapamamış bir toplumun genlerini taşıyoruz. Evet o zaman araba motoru yapmak neyse şu anda da arama motoru yapmak o. ama o zamanki araba için olumsuz şartlar neyse bugün de aynı şartlara sahibiz. Bugün gerçekten arama motoru yapmanın faydalarını ülkece kabullenmemiz gerekiyor. O zaman araba motoruna karşı çıkan basın ve kamuoyu ne için kötü konuşuyorsa bugün yine aynı şartlar mevcut. O zamanlar araba motoru yapacak mühendisler bir anda bir araya gelip nasıl işi kotardıysa bugün bunu iki ayda yapabilecek bilgi birikimi ve insani alt yapıya sahibiz. Bunu bir şirkete arama motoru yaptırmış biri olarak söylüyorum.

Bundan yaklaşık 10 yıl önce gazeteciyken devlet kademelerinden birileriyle arama motoru açmaları üstüne bir konuşma yapmıştık. O zaman da bu konu sıcaktı aynı bugünkü gibi. O zaman da üstü kapalı çalışmalar yürütülüyordu ki muhtemelen bugün tamamlanmıştır o insanlar hala yaşıyorsa…

Bugün elimizde mini arama motorları yapmış, internete neresinden gireceğini bilememiş, internette en çok seks ile ilgili terimler arayan, bilgi otobanına girmek için uçaklar, trenler, vapurlar, otobüsler ve hatta bisikletler kaçırmış bir kullanıcı kitlemiz var. Önce ülkemizi fiber ağlarla örsek dört baştan, rekabetin yolunu açsak, internet bağlantı fiyatlarını dünyayla aynı seviyeye getirip biraz da sübvanse etsek, barındırma için ABD’ye verdiğimiz paraları Türkiye’ye çekecek hosting firmaları yaratsak, içeriğin yaratılabileceği imkanlar sağlasak… Sonra da sıra arama motorlarına gelse.

İnternet devler liginde Türkler

9 İnternet bir devler ligiydi. Türkiye’ye ilk geldiğinde o kadar sevinmiştik ki ilk defa bir konuyu gavurlar yapıp bitirmeden yakalayacağız diye… Onlarla neredeyse aynı anda başlayacaktık. Üstelik insanlık tarihinin en önemli icadıydı internet… O zamanlardaki çıkarımımız şuydu: Biz interneti dünyayla birlike geliştireceğiz, duvarları yıkacağız. Hem ülke gelişmişlik yoluna adımlar atacak hem de ekonomimiz bu işten giderek daha fazla büyüyen miktarda beslenecek. Bir de üstüne eğitim, bir de üstüne bacasız sanayi yüzünden yöresel kalkınma… Deymeyin keyfine. Ama sonuçta ne oldu hep beraber bakalım: Dünyayla aynı anda başladık ama biz Türkiye’den başladık. Başlarda hızımız olmadı, geniş bandımız olmadı. Sonra sahip çıkanımız olmadı. Sonra  rekabetimiz olmadı, en sonunda alternatifimiz olmadı. Ha buna karşılık internet Mahir’imiz oldu. Kural koyucularımız oldu. Bilmeden sahip çıkanlarımız, batak para yatıranlarımız, buişten batanlarımız, milyar dolar edecek şirketleri paketleyip yabancı sermayeye kaskallayanlarımız oldu. Ama ne dersek diyelim başta hayal ettiklerimiz olmadı. Şimdi çevresel faktörlere de çok abanmamak lazım. Sanki bunlar olsaydı şimdinin gençleri ve sözde girişimcileri alıp yürüyecek miydi? Mesela sosyal medyada neyin bilgisini paylaştılar? Milyonlarca kişinin olduğu ortam için hangiiş modelini yarattılar? “Rakip ya da piyasanın itici gücü bunu yapıyor biz de yapalım”ın dışında ne oldu hayatlarımızda? Sonuçta biz artık devler liginin ön eleme takımlarından biri bile değiliz. Arkamızdan gelen, bizden onlarca sene geriden bu işe başlayan Doğu Cumhuriyetleri bile alıp yürümüşken biz okumuş birkaç çocuğun çok para kazandığı, halkının porno aradığı, hükümetinin arama motoru kapattığı bir ülkede debelenip duruyoruz. Devler ligini kaçırdık. Yerel ligde sahadakilerin kafasına pet şişe atarak idare ediyoruz.

Sansürcüler bu kez yanlış adama çattılar

che-guevara-renkliDevrimleri bilirsiniz: Genelde şehirdeki okumuş insanların kafasında başlar, kademe kademe halka yayılır. Genellikle şehir temelli olmuştur bütün devrimler. Ama öyle bir devrim var ki… Fikren ve bedenen köyün içinden çıktı. FarmVille’den

Aynı Kurtuluş Savaşı gibiydi. İnsanlar sabah kalktıklarında Facebook içinde oynadıkları FarmVille isimli oyunun çalışmadığının farkına vardılar. Oysa herkes geceden mahsülünü vermiş sabah toplamak için işine koyulmuştu. İlk görenler hemen günlük hediye gönderdikleri dostlarına kötü haberi ulaştırdılar: FarmVille mahkemeler tarafından yasaklanmıştı.

Sabah geceden arkadaşına ısmarladığı domuzcuğu ve sübyanlarına yedirmek için özenlice dizdiği çitlerin önüne ekeceği muz ağaçlarını bulmak yerine FarmVille kapanmış haberini bulan zavallı erkek ve kadınlar beklemeden hemen harekete geçtiler.

Tamam daha önce Evrim Teorisi’ni savunan siteler kapanmıştı, Ekşi Sözlük gibi kimi alanlarda oldukça büyük işler yapan siteler kapanmıştı, müzik dünyasının temel aldığı Last.FM kapanmıştı. Ama hayır… FarmVille olamazdı. Farmville’de günlük düzenli olarak bakılacak ağaçlar, tüylerini yolacak kazlar ve değiş tokuş yapacak hediyeler vardı. FarmVille’ler kapanamazdı.

Cumartesi sabahtan geceye kadar gelen tepkilere bakılacak olunursa internet sansürü için ilk kez protesto kitleleri hayata geçirilecek. BU ekipler valiliklerden izin alacak ve yürüyüşler yapacak. Eğer yürüyüşler yapılamazsa korsan aktiviteler hayata geçirilecek. Hatta önümüzdeki hafta Türkiye’ye gelecek olan globalleşme ve IMF karşı kişilerle ortak eylem planlanacak. ABD başkanı, Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’dan destek istenecek. Erdoğan’ın “ben giriyom ama” demesi engellenecek.

FarmVille açılımıyla ülke daha müreffeh ve demokratik yarınlara kavuşacak. Sansürcüler ilk ve en büyük hatalarını yaparak FarmVille’i kapattılar. Uyuyan devi uyandırdılar.

FarmVille’e girmemiz engellenemeeez

Şeytanın avukatı para almaz

Hepimiz şeytanız, hepimiz avukatız… Yazının ana fikri bu aslında. Nedenlerini anlamakiçin hemen içine bakalım.

Ülkemizde bir kurum var ve bu melek yapılanma ülkemizde satançının telif haklarını savunuyor. Ülkemizdeki telif haklarını savunmakla kalmıyor yurt dışında sanat yapan yoksulun yetimin de haklarını koruyor.

Neden bunu yapıyor? Ne olmuş? Çünkü internet denen kötülük yuvası icat olduğundan bu yana müzik piyasası kendini çok ciddi bir çöküşün içinde bulmuş. Örneğin içinde sadece iki iyi şarkı bulunan 14 şarkılık CD’leri almıyor insanlar. Çünkü neyin ne olduğunun farkına varmışlar. İştebu şeytan icadı internetin getirdiği kötülüklerden biri bu.

Tabii ki bir de şarkı indirtme olayı var. Bu kurumlar, mesela Müyap, yıllar boyunca kıçlarını kaldırıp yasal ve meşru bir şarkı satış mekanizması kuramadığı için en indirmeyeceğini düşünüdğümüz kişiler bile bu sektörün içinde buldu kendini. Yolda korsan CD satışını bulduğu korsan CD’lerin üzerinden gösteri mahiyetinde buldozerle geçmek sanan büyükbaşların ucuza şarkı satıp sürümden kazanmasını düşünmez, düşünemezlerdi. Eh insanlarda olayın kolay kısmından yürüyerek reklamdan ayda 50 dolar kazanmak için milyonlarca dolarlık korsan müzik piyasası yarattılar (Müyap’ın ayda 100 dolar vererek korsanı engelleyebileceği üstelik şarkılarını tanıtabileceği 100 tane site ismi sayabilirim sizlere)

Bugün ne yapıyorlar? İçinden müzik geçen foruları kapatıyorlar. İçinden müzik geçen yabancı yasal ve meşru portalları kapatıyorlar. iPhone gibi tüm dünyayı müzik manyağı yapmış bir yapı, milyonlarca dolarlık yazılım satabiliyor ama Türkiye’de müzik satamıyor. Neden? Çünkü Müyap bunu reddediyor.

Meleklerin etrafındaki avukatlar canavar gibi. Çok para alıyorlar. Ulan ne oluyor diyen, şeytanın avukatlığını yapan bizlerin ise şu anda maaş alacak durumu yok. Bu konuya ilgilenmesi gereken sivil toplum örgütleri Türkiye’de zaten yok. Çünkü bilindiği gibi ülkemizde sivil toplum örgütleri sivil toplumun değil dernek yönetimindekilerin temsil ettiği kurumların maaşları için çalışıyor.

Dünyanın her yerinde şeytanın avukatlığı iyi para yaparken burada melekler daha çok para ediyor. Ne acayip bir ülkeyiz…